Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

En çok zorlandığım konulardan biri, sıkıntılarımı paylaşmaktı.
Onun hemen arkasından gelen bir başka mesele ise yardım istemekti.

“Ben hallederim” cümlesini o kadar uzun süre taşıdım ki, bir yerden sonra bunun ağırlığını fark edemez oldum. Normal algım bile değişmişti. Hiçbir şey paylaşmadıkça, benzerliklerle karşılaşma ihtimalimi de ortadan kaldırıyordum.
Ya dünyanın yükünü sırtladığımı düşünüyor ve o yükün acısıyla yürüyordum,
ya da yükü artık hissetmediğim için neremin aşındığını fark etmiyordum.

Grup terapilerine katılan insanlara, “hadi bir dertleşelim” diyenlere (bu etikete hâlâ mesafeliyim), her şeyini açıkça anlatanlara tuhaf bir şaşkınlıkla bakıyordum.
Ailemden bir şey istemek ise, onlara yük olmak gibi geliyordu.
Talep etmek… güçsüz görünmek… bir sorunla gerektiğinden uzun kalmak…
Hepsi beni zorlayan şeylerdi.

İlk görüşmemizde Nita bana neden bu okula kayıt olmak istediğimi sorduğunda cevabım çok açıktı:
“Ben çok az insanla çok az şeyimi paylaşıyorum. Yardım isteyemiyorum. Burada olarak önce istemeyi ve kendimi açmayı öğrenmek istiyorum. Zorlanacağım ama yapacağım.”

Gerçekten de çok zorlandım.
İlk söz aldığımda kulaklarımın uğultusundan kendi sesimi bile duyamıyordum.
Sonra bir gün, bir şey oldu:
Döküldüm.
Meğer içimdeki bagaj ne kadar doluymuş.

Ve fark ettim ki, biz birbirimize ne kadar benziyormuşuz.
Beklentilerimiz, hayal kırıklıklarımız, umutlarımız, gözyaşlarımız, ayrılıklarımız, aşk heyecanlarımız…
Ebeveynlerimizle ilişkilerimiz, çocukluğumuz, güçlerimiz, güçsüzlüklerimiz…

İki yıl boyunca kaç derste hıçkırarak ağladığımı bilmiyorum.
Belki daha fazla, başkasının hikâyesini dinlerken ağladım.
Çünkü paylaşılan her şey, bir yerden bana da dokunuyordu.

Bir duyguyu anlatırken onun küçüldüğüne şahit olmak…
Bir davranışı fark edip ondan geri dönebilmek…
Başkasının cümlesiyle yıllardır aradığın anlamın önüne serilmesi…
Kırdığın bir kalbi, üzdüğün bir insanı, başkasının kendini anlatmasıyla anlayabilmek…

Meğer bütün bunlar anlatmaktan, paylaşmaktan, temas etmekten geçiyormuş.

Yıllarca yüzümde taşıdığım en büyük maske de meğer o kocaman gülümsemeymiş.
İçimdeki yükleri saklayan, hiç yorulmamışım gibi görünen o gülümseme…

Şimdilerde ise daha çok gülüyorum.
Ama bu kez başka bir yerden…
Daha gerçek, daha hafif, daha kendime yakın bir yerden.

Hayatın getirdiklerine, götürdüklerine…
Farkındalıklarıma…
Kalbimin yeniden çarpışına…
Uçuşan kelebeklere…
Ve kendime doğru attığım her adıma bin şükür.

Bir yorum bırakın