Yakın arkadaş, eş, sevgili, kardeş, anne ya da baba…
Hepsini özellikle sıralıyorum. Çünkü “Bir tanıdığım vardı” demekle, DEHB’li bir bireyle günlük yaşamı paylaşmak arasında ciddi bir fark var.
Beyin dediğimiz şey hâlâ büyük ölçüde keşfedilmeyi bekleyen bir evren gibi. Bir laboratuvarın karmaşık işleyişini kapısından bakarak anlamaya çalışıyoruz. Bu kadar bilinmezliğin içinde insanları hızlıca etiketlerken biraz daha dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum.
Beyin benim için her zaman en ilgi çekici organlardan biri oldu.
Nasıl algıladığımız…
Neden bazı kararları saniyeler içinde verirken bazılarını aylarca ertelediğimiz…
Risk alma eğilimlerimiz…
Dikkatimizin neye takıldığı, neyi görmezden geldiği…
İlişkilerde verdiğimiz tepkiler…
Stres altında nasıl davrandığımız…
Hatta “mantıklı” dediğimiz kararların arkasındaki duygusal dinamikler…
Bütün bunların nasıl çalıştığını anlamaya çalışmak beni hep heyecanlandırdı.
Farklı insanları tanımayı zaten seviyordum. Ancak son yıllarda bu ilgi, nöroçeşitlilik ve farklı işleyen zihinler üzerine daha derin bir meraka dönüştü.
Koçluk görüşmelerimde bu farkındalık arttıkça aynı hikâyelere farklı bir yerden bakmaya başladım.
Ve şunu daha net görür oldum:
Tanı ve teşhis çılgınlığı yaşadığımız bir dönemdeyiz.
Üstelik çoğu zaman tanıları anlamak için değil, insanları kategorilere ayırmak için kullanıyoruz.
Oysa nöroçeşitlilik alanı son derece dinamik bir alan.
Bugün doğru kabul edilen bir yaklaşım yarın yeniden tartışılabiliyor.
İlaçlı tedavi mi, ilaçsız destek mi?
Davranışsal yaklaşımlar mı, nörolojik müdahaleler mi?
Çocuklukta başlayan süreç yetişkinlikte nasıl değişiyor?
Terapi ne kadar sürmeli?
Bu soruların çoğunun tek ve kesin bir cevabı yok.
Bu nedenle burada paylaştıklarımın bir tedavi önerisi olarak değil, bir farkındalık alanı olarak okunmasını isterim.
Sahada gördüğüm tablo ise çok daha katmanlı.
Hem dikkat eksikliği hem hiperaktivite ve dürtüsellik özellikleri gösteren bireylerle çalışıyorum.
Tanısını alıp bunun çevresi tarafından tolere edilmesini bekleyenler de var.
Tanıyı bir başlangıç noktası kabul edip yaşamını yeniden düzenleyenler de…
Yakınlarıyla süreci paylaşanlar da var.
Her şeyi kendi içinde yaşamaya çalışanlar da…
Aynı tanının insanların hayatlarında ne kadar farklı şekillerde karşılık bulduğunu defalarca gördüm.
Bu yüzden artık tanının kendisinden çok, kişinin o tanıyla kurduğu ilişkiye dikkat ediyorum.
Geçtiğimiz günlerde yakın bir arkadaşım bana bunu yeniden hatırlattı.
Kendisinin gururla taşıdığı bir DEHB tanısı var. 😊
Ondan bir konuda yardım istemiştim.
Telefonla söyledim.
Mesaj attım.
Birkaç kez daha hatırlattım.
Sonra kısa bir tatile çıktı.
İşi unuttuğunu fark ettim ama üzerine gitmedim. Tatilde ısrarcı olmak istemedim.
Bir süre sonra, hiçbir hatırlatma olmadan o işi tamamladı.
Ardından bana şu mesajı gönderdi:
“Sana kızgınım. Neden hatırlatmayı bıraktın?”
Gülümsedim.
Çünkü orada yalnızca bir unutkanlık hikâyesi yoktu.
Orada farklı işleyen bir zihinle kurulan ilişki vardı.
Ve biz o an nöroçeşitliliğimize sarıldık.
Bugün geldiğim noktada şunu daha net görüyorum:
Nöroçeşitlilik bir problem alanı değil.
Bir farkındalık alanı.
Mesele sadece bir tanıyı anlamak değil.
O zihinle nasıl temas kurduğunu görmek.
O farklılığı nasıl taşıdığını fark etmek.
Aynı davranışın arkasında bazen bambaşka ihtiyaçlar, bambaşka işleyişler ve bambaşka dünyalar olabiliyor.
Belki de mesele birini tamamen anlamak değil.
Onun nasıl işlediğini gerçekten merak edebilmek.
Çünkü merak, çoğu zaman yargının bittiği yerde başlıyor.

