İlişkiler çoğu zaman büyük kırılmalarla değil, ilk razı oluşlarla şekillenir.
Ve çoğu zaman da içimizde bildiğimiz ama susturduğumuz gerçeklerin ağırlığı altında yıpranır.
Bir sistem düşünün…
Dış etkilere açık, küçük müdahalelerle yön değiştiren, karmaşık ve öngörülemez bir sistem.
Kaos Teorisi (Chaos Theory) bunu “başlangıç koşullarına hassas bağlılık” kavramıyla açıklar.
Yani başlangıçtaki küçücük bir fark, zaman içinde tamamen farklı sonuçlar yaratabilir.
İlişkiler de çoğu zaman tam olarak böyledir.
Başlangıçta görüp de önemsemediğimiz şeyler vardır.
Bir ses tonu…
Bir küçümseme…
Bir sınır ihlali…
Bir kabalık…
Ya da “şaka yapıyordum” denilerek geçiştirilen bir saygısızlık…
Ama o anda başka bir yerden bakarız.
“Ben değiştiririm.”
“Aşk dönüştürür.”
“Sevgi bunu çözer.”
“Bu kadarı da sorun değil.”
Bazen de ilişkinin heyecanı ve büyüsü içinde davranışın kendisini görmezden geliriz.
Oysa o an yalnızca karşımızdaki kişiye değil, kendimize de bir mesaj veririz.
Neye izin verdiğimizi…
Neyi tolere ettiğimizi…
Hangi noktada kendi ihtiyaçlarımızı ikinci plana attığımızı sessizce kaydederiz.
Ve tam o noktada bir örüntü oluşmaya başlar.
Küçük bir susuş…
Küçük bir ihmal…
Küçük bir vazgeçiş…
Zamanla büyür.
Yerleşir.
Ve ilişkinin karakterine dönüşür.
Bir süre sonra mesele yalnızca karşı tarafın davranışı olmaktan çıkar.
Bizim o davranışla kurduğumuz ilişki de sabitlenir.
Sonra bir gün dönüp geriye bakarız:
“Ben bunu ilk ne zaman yaşamıştım?”
“İlk işaret ne zaman gelmişti?”
“İlk kez nerede iç sesimi susturmuştum?”
Çoğu zaman cevap en baştadır.
Çünkü büyük olaylar bir anda ortaya çıkmaz.
Küçük kabullerin üzerine inşa edilir.
Beden bunu bilir.
Sinir sistemi bunu kaydeder.
Ve biz fark etmesek bile, ilk razı oluşlarımızın oluşturduğu örüntülerin içinde yaşamaya devam ederiz.
Belki de asıl soru hiçbir zaman:
“Bir anda ne oldu?” değildir.
Asıl soru şudur:
“Neyi gördüm ama önemsemedim?”
“Neyi hissettim ama susturdum?”
“Neyi kendime rağmen kabul ettim?”
Çünkü başlangıçta küçük görünen seçimler, zamanla yalnızca ilişkinin sonucunu değil; kendimizle kurduğumuz ilişkiyi de belirler.
Bu yüzden bazen en büyük cesaret tutunmak değil, iç sesimizi duymaktır.
Bazen vazgeçmek, kaybetmek değildir.
Kendimizi korumaktır.
Çünkü hayatın bazı dönemlerinde bizi en çok koruyan şey; mantığımızın açıklamaya çalıştığını, iç sesimizin çok önceden fark etmiş olmasıdır.
Ve çoğu zaman gerçek teslimiyet, tam da o sesi duyabildiğimiz yerde başlar.

