Dengeniz dış etkenlerle kolayca bozuluyor mu? En çok nerede hissediyorsunuz bunu… ruhunuzda mı, bedeninizde mi, yoksa zihninizde mi?
Sahi, ayırabiliyor musunuz birbirinden?
Çoğumuz ayıramıyoruz. Zihin yorulunca bedeni suçluyor, beden acıyınca ruhu paylıyoruz. Oysa her biri diğerinin fısıltısını taşıyor. Tıpkı Geştalt’ın dediği gibi: Biz bir bütünüz.
Ben kendimi sık sık yoklarım; dengem bozulduğunda yavaşlamayı ve kendimi şefkatle dinlemeyi öğrendim.
Eski ben öyle miydi? Asla.
Eski ben hızlanırdı. Yüzleşmezdi. Orada kalmaz, hemen başka bir şeyin içine atardı kendini. Klasik kaçınma dansı… Oysa biliyorum ki, yıllardır bildiğimiz düzeni bir anda bırakamıyoruz; yara yerlerini değiştirmek zaman alıyor.
Dengemi en çok, “yakınıma aldıklarımın” bozduğunu fark ettiğimde gözümü güvene diktim.
Güvenmek, itiraf edeyim, bazen en güvensiz limanımız.
Ama güvensizlik de pek güvenli sayılmaz, değil mi?
Ve şunu öğrendim: Birine güvenilir olmak, güvenenin sorumluluğu değil; güvenilenin meselesi. Yani benim değil.
Neye çok anlam yüklersek, oradan en çok yarayı alma ihtimalimiz de artıyor. Kural gibi.
Bu yüzden kendime bir kavram ürettim: “Kendine gerçekçi güvenmek.”
İçi boş bir güven değil bu… Şişkin egolardan, “bana bir şey olmaz” hâllerinden uzak.
Kendime hata payı vererek, deneyimimi merkeze alarak, canım acıdığında kendimden kaçmadan kurduğum bir güven bu…
İşte o güven, benim sorumluluğum.
Zedelenebilirim. Hayal kırıklığı yaşayabilirim. Güvendiğim dağlara kar yağabilir. Dengem bozulur, yeniden bulurum. Titreşimim düşer, toparlarım.
Ve bütün bunların içinde yine de severim kendimi. Bütün hâllerimi, bütün iniş çıkışlarımı, bütün eğriliklerimi… Canım istediğinde bir duvara yaslanırım.
Yıkılırsa yıkılır. Duvarın yıkılması, duvarın meselesidir.
Ben, sadece kendimden sorumluyum.

