Dr. Gabor Maté’nin “Normalin Efsanesi” kitabında anlattığı o etimolojik detay hâlâ zihnimin en sarsıcı köşesinde duruyor.
Şefkat, Latincedeki anlamıyla “acıyla birlikte olmak”.
Başkasının acısına eşlik edebilme, onun duygusuna temas edebilme, incindiği yerden ilişki kurabilme kapasitesi…
Ne kadar yalın, ne kadar insanî.
Ve ne kadar unutulduğunu bilmek bir o kadar acı.
Kimi zaman şefkat yorgunluğu, kimi zaman şefkat yoksunluğu yaşıyoruz.
İkisi de aynı yerden geliyor aslında:
İncinmenin bastırılması.
İnsan ne uğruna incindiğini bile susturur?
Kime güçlü görünmek için, kime yetişmek için, neyi kaybetmemek için?
Oysa şefkat eşitler arasında filizleniyor.
Kendini yüksekte konumlandırdığında adı acımak oluyor — ne keskin, ne soğuk bir dönüş.
Birini gerçekten görebildiğimizde ya da biri bizi görebildiğinde açılan o alanı bilirsin… Şefkat işte orada oluyor.
Ama öz-şefkat yoksa hiçbir şey olmuyor.
İçeriden başlamayan hiçbir duygu dışarıya sağlıklı akmıyor çünkü.
Öz-şefkat, acıyı gazlı bezlerle sarmak değil;
“Canım acıyor” diyebilmekmiş.
Duygunun kendisiyle temas etmek, abartmadan, küçümsemeden, üzerini tozla örtmeden…
Toksik olumluluğun parıltılı sahte ışığından uzak durup kendimize yabancılaşmamayı seçmekmiş.
Peki ya hiç yoksa?
O zaman insan kendine kurban rolünü reva görüyor.
Teselli bahanesiyle ruhu susturuyor.
“Hareket ettim” sanıyor ama aslında yerinde çırpınıyor.
“Kime neler yaptılar bana…” diye anlatırken kendi kendisini yeniden yaralıyor.
Kendisiyle hemhal olamayanın başkasına şefkat vermesi mümkün değil.
Kendine dönmeyenin eli dışarıya hep eksik uzanıyor.
Dale Carnegie boşuna dememiş:
“İnsan zekânın karşısında saygıyla eğilir; ama iyi davranış ve şefkatin önünde diz çöker.”
Önce kendi içimizde diz çökmeyi öğreniyoruz.
Kendimizi duyuyor, incindiğimizi görüp kabul ediyor, içerden açılan o yumuşak yerden dışarıya doğru çoğalıyoruz.
Çünkü şefkat ancak içeriden başladığında gerçek oluyor.

