Sürekli açık duran bir kapı bile olsa, içeri adım atmadan önce durur, bakar ve geçip geçmeyeceğimize karar veririz. Bazen fark edilip davet edilmeyi bekleriz, bazen kendi inisiyatifimizi kullanırız. İçimizde görünmez bir karar mekanizması çalışır: ortamı koklar, beden dilini okur, geçmiş deneyimlerimizin heybemizde bıraktıklarıyla yorumlarız.
(Duygusal zekâsı kıt bir yönetici varsa, zaten bizi görmezden gelerek en azından fazla yormaz. 😊)
Gözünüzde oda, masa, bir insan ve kapı belirdi değil mi?
Somut olanla ilişki kurmak her zaman daha kolay. Fakat konu “hayır demek, dur demek, sınır koymak” olunca işler karışıyor, çarşı pazar bir anda allak bullak oluyor. 😊
“Şu an toplantıdayım.”
“Telefondayım, beş dakika sonra çıkmam gerekiyor.”
Bu cümleleri kurmak kolaydır; duyduğumuzda da otomatik olarak kabul ederiz. Çünkü hepimiz biliriz ki ben ile öteki arasında bir doğal sınır hattı vardır. Ve o hat ihlal edildiğinde, özellikle kadınların ve çocukların hayatında bunun ne kadar sık yaşandığını görürüz.
Sınır dediğimiz şey cansız bir çizgi değildir. Nefes alır, canlıdır, hareket eder.
Duruma göre genişler, daralır, şeffaflaşır veya kalınlaşır.
Bence bu değişkenlik bizi dengesiz yapmaz; tam tersine merkezimizde tutar.
Aksi halde, katı bir beden çizgisiyle kaskatı kesilir, sıkışır kalır, canlılığımızı yitiririz.
Sürekli had bildiren, öfkeli tiplerden değilseniz, bu alan belirleme meselesi aslında oldukça keyiflidir. Onlar her şeyi ihlal saydıkları için, sınırın dehşetini yaşıyorlar; canlılığını değil.
Her an mükemmel olmasa da farkında yaşamak, nefes almak gibi kıymetlidir.
Değer verdiğimiz şeyleri korumayı biliriz; o halde kendimizi de içeriden dışarıya doğru sık sık yoklamak iyi gelecektir. Zaman, hem öldürür hem yeşertir çünkü…
Tüm ilişki türlerinde yaptığımız yaygın hatalardan biri de karşımızdakinin anlayışına yaslanarak sorumluluktan kaçmak. Canımız acıyınca, düzeni bozacak kadar sert ve ölçüsüz tepkiler verebiliyoruz. Birine haber vermeden sorumluluk yükleyip, sonra da pusuda o sorumluluğu yerine getirmesini beklemek… işte burada ilişkide büyük bir haksızlık doğuyor.
Sınır, bir kopukluk ya da uzaklaşma hali değildir.
Aksine, ilişkide kalmayı mümkün kılan tek şeydir.
Bu bilinci taşımak için çalışmamız gereken yer başkası değil — altını çiziyorum — kendi içimizdir.
Başta bahsettiğim o açık kapı gibi, ilişkide de şöyle bir durup bakmaya izin vermeliyiz kendimize:
“Girmek istiyor muyum?”
“Hazır mıyım?”
“Şu anda neye ihtiyacım var?”
Doğru zamanda, doğru sözlerle, hatta bir gülümsemeyle…
Zamanın tüm renkleriyle ilmek ilmek ördüğümüz ruhumuzu koruyabiliriz.
Aksi halde, kendimizi kaybediyoruz.

