Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Bedenimizi gerçekten dinliyor muyuz, yoksa o konuşurken biz çoktan başka bir yere mi bakıyoruz? Çoğu zaman zihnin gürültüsünü susturmak için çabalarken bedenin fısıltılarını tamamen duyamaz hâle geliyoruz. Halbuki beden en dürüst yerimizdir; yalan söylemez, abartmaz, manipüle etmez. Sadece gerçeği söyler. Ama biz o gerçeği ne kadar duyuyoruz?

İçimizde hayatta kalmak için tasarlanmış muazzam bir sistem var; milyonlarca yıldır bizi koruyan, tehlikeyi biz fark etmeden fark eden, duygularımızı biz adlandıramadan önce tanıyan bir sistem. Fakat modern yaşamda bu sistemle konuşmayı unutuyoruz. Koştururken, yetişmeye çalışırken, kendimizi sürekli “idare ederim” kalıbına sıkıştırırken bedenle olan bağımız ince bir ip gibi geriliyor. Bir noktada kopuyor. Ve biz kopuşun adını “yorgunluk”, “mide ağrısı”, “baş dönmesi”, “sessiz bir öfke”, “bitmeyen bir sıkışmışlık” koyuyoruz.

Beden aslında tüm bunlarla “Ben buradayım, beni duy” diyor.
Ama duyuyor muyuz?

Her bastırdığımız duygu bedende bir yere çöker; bazen omuzlara, bazen gırtlağa, bazen mideye, bazen nefesin tam ortasına. Ruh, ifade bulamayan her şeyi bedene teslim eder. Zihin ise çoğu zaman bu teslimatı görmezden gelerek “devam et” der. Böyle böyle beden–zihin–ruh arasındaki ince uyum bozulmaya başlar. Uyum bozulduğunda yalnızca bedenen değil, ruhen de yoruluruz. “Bir şeyim var ama adını koyamıyorum” dediğimiz anlar tam da buradan doğar.

Aslında her sinyal bir cümledir:
Duran nefes “korkuyorum” der.
Sıkışan mide “fazla yük taşıyorum” der.
Gergin çene “kendimi tutuyorum” der.
Titreyen eller “güvende değilim” der.
Çöken omuzlar “bunu tek başıma taşıyamam” der.
Sürekli yorgunluk “kendimi ihmal ediyorum” der.

Hiçbiri tesadüf değildir.
Hiçbiri “benim huyum böyle” diye geçiştirilemez.
Hepsi birer işarettir, hepsi bizden bir parçadır.

Bedenle teması kaybettiğimizde yalnızca kendimizle değil, dünyayla bağımız da zayıflar. Ruh, bedende barınır; zihin, beden üzerinden yön bulur. Beden susarsa ikisi de karanlığa düşer. Bu yüzden durup dinlemek gerekir. Duruşumuzdan nefesimize, sabrımızdan hızımıza kadar her şey bedenin yazdığı ince bir hikâyedir. Kendimizi anlamanın en dürüst yolu da bu hikâyeyi okumaktan geçer.

Gerçek temas, bedenin bize söylediğini duyabildiğimiz anda başlar. Çünkü beden önce fısıldar, biz duymayınca bağırır, yine duymayınca kapıları kapatır. Ve kapı kapandığında artık sadece semptom görürüz; oysa mesaj çok daha önce gelmiştir.

İyileşme dediğimiz şey bazen büyük adımlarla değil, sadece bir elin göğse konulmasıyla, bir nefesin fark edilmesiyle, bir kasın gevşemesiyle başlar. “Buradayım” demek bile bir dönüşümdür.
Beden duyuldukça, ruh sakinleşir; ruh sakinleştikçe zihin berraklaşır.
Ve o berraklıkta hayat, ilk kez gerçekten görünür hâle gelir.

Aslında beden hep aynı şeyi söylüyordur:
“Ben senin tarafındayım. Yeter ki beni duymayı hatırla.”

1 Comment

Bir yorum bırakın